Felsefe Bölümü Yayın Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 27
  • Öğe
    Sokrates’in davasında yasanın işlevi üzerine üç uğrak: Euthyphron, Sokratesin savunması ve Kriton
    (Dokuz Eylül Üniversitesi, 2025) Sabancı, Celal
    Bu çalışma Sokrates’in ölüm sürecinde yasanın işlevini Platon’un Euthypron, Sokrates’in Savunması ve Kriton adlı eserlerinde resmedildiği biçimiyle ele almaktadır. Sokrates’in ölümüne ilişkin farklı kavrayışların olduğunu söylemek mümkündür. Buna göre kimileri bu ölümü yaşamıyla tutarlı bir ölüm olarak değerlendirirken, kimileri yasa karşısında Sokrates’in tutumunu kurulu düzenin sürdürülmesinin bir aracı olarak okurlar. Sokrates’in ölüme ilişkin düşünceleri onu yazgılı olduğu şeye teslim olma biçiminde yönlendirmiş bu biçimiyle de Sokrates’in ölümü intihar olarak değerlendirilmiştir. Sokrates’in iddiası içinde yaşamış olduğu toplumsal birlikteliğe hizmet etmek yönünde bir misyonunun bulunduğu ve bu misyonu yerine getirmek suretiyle daha iyi bir yaşamın mümkün olduğu yönündedir. Bu çalışmanın amacı Sokrates’in formüle ettiği biçimiyle erdemli yaşamanın imkânını sorgulama ve Sokrates’in bizatihi kendisinin ölüme giderken hâlihazırdaki misyonuna uygun davranıp davranmadığını tespit etmektir. Bu bağlamda onun yasalara koşulsuz olarak boyun eğmesinin doğruluğu tartışılmıştır.
  • Öğe
    “Denotation” ve “reference” ayrımı
    (TUFED Adına Prof. Dr. Murtaza KORLAELÇİ, 2025) Dumanoğlu Cosgrave, Demet Tuğçe
    Bu makalede, dil felsefesi alanında merkezi bir öneme sahip olan “denotation” ve “reference” kavramları arasındaki ayrım ele alınmakta ve bu ayrımın felsefi kökenleri tartışılmaktadır. Türkçeye her iki terimin “gönderim” olarak çevrilmesi, söz konusu terimler aralarındaki semantik farklılığın göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Makalede, öncelikle Bertrand Russell’ın erken dönem gönderim teorisi üzerinden niceleyicilerin gönderim problemi açıklanacak ardından Russell’ın özel ad ve belirli betimleme ayrımına yer verilecektir. Bir sonraki bölümde gönderimi bulunmayan ifadeler içeren cümlelerin doğruluk-değeri problemi; Frege, Russell ve Strawson’un görüşleri üzerinden tartışmaya açılacaktır. Ardından, Keith Donnellan’ın belirli betimlemelerin niteliksel ve gönderimsel kullanımlarını ayırdığı yaklaşım merkeze alınacak ve bu ayrımın “denotation” ve “reference” kavramları arasındaki farkı daha da belirgin kıldığı gösterilecektir. Sonuç olarak, makale Türkçede yaygın biçimde her iki kavram için de “gönderim” terimi kullanılmasının, İngilizcedeki ayrımı yansıtmadığını; bu nedenle “reference” için “gönderim”, “denotation” için ise “gösterim” terimlerinin kullanılmasının daha doğru olacağı tezini savunmaktadır. Böylece makale, söz konusu iki terim arasındaki ayrımın Türkçe terminolojiye de taşınmasının gerekliliğini vurgulamaktadır.
  • Öğe
    Bireysel eylemin imkânı üzerine: Foucault ve Agamben’in dispozitif kavrayışı
    (Gaziantep Üniversitesi, 2025) Sabancı, Celal
    Bu çalışma Foucault’nun iktidar kavrayışında oldukça önemli bir yeri olan dispozitif kavramını onun anlamlandırdığı biçimiyle ele almanın yanında Giorgio Agamben’in söz konusu kavramla ilgili kavrayışını konu edinmektedir. Dispozitif kavramı Foucault felsefesinde yetmişli yıllardan itibaren ortaya çıkar ve iktidar ilişkilerinin giriftliğine işaret eder. Bu anlamda iktidar doğrudan bir yerden geldiğini tespit edemeyeceğimiz bir yaşantı dizgesinin ve ilişkiler ağının ürünü olarak düşünülür. Bu, çoklu bir etkilenim sürecinin birey üzerinde tesiri olduğunun göstergesidir. Dolayısıyla iktidar bireyi birçok yerden yakalayarak kendi ağına dahil eder. Bu ağın içerisinde insanın pozisyonu kendisinin de anlayamayacağı ölçüde bulanıklaşır. Foucault’nun dispozitif kavramsallaştırması iktidarın belirli bir zemininin olamayacağı savından hareketle bireylerin hareket alanını bulanıklaştıran bir mahiyete sahiptir. Bu çerçeveden bakıldığında farklı türden iktidar ilişkilerinin görünmez bir iktidar ağının tarihsel ve toplumsal koşullarının bir ürünü olduğu ve söz konusu ürünün her seferinde kendi güncelliğini ürettiğini söylememiz mümkündür. Agamben, kavramın soykütüksel irdelemesine odaklanarak Foucault’nun kullandığı dispozitif kavramının Hegelci kökenlerine ve Hıristiyanlıktaki itiraf geleneğine kadar izini sürer. Agamben’in Foucault felsefesinde dispozitiflerin tümeller gibi davrandığına işaret etmesi Foucault’cu dispozitiflerin temas edilemez doğasını pekiştirir. Bir yandan bu düşünceyi ortaya koyan Agamben öte yandan dispozitiflerle bir mücadele içinde olunması gerektiğine işaret eder. Bu araştırma Foucault’un dispozitif kavrayışı çerçevesinde Agamben’in önerisinin imkânına yönelik bir soruşturmayı açık kılmayı amaçlamaktadır.
  • Öğe
    Türkçedeki sıfat tamlamalarının örtük önerme yapısı üzerine mantıksal bir inceleme
    (Mersin Üniversitesi, 2025) Çiçekdağı, Caner
    Bu çalışma, Türkçedeki niteleme sıfatlarıyla kurulan sıfat tamlamalarının mantıksal çözümlemesini, özellikle bu tamlamalarda gözlemlenen örtük ters önerme yapısı üzerinden incelemektedir. Türkçede bu sıfat tamlamaları, yüzeyde adın bir niteliğini belirten sözdizimsel bir birlik gibi görünse de, derin yapıda çoğu zaman önermesel bir terslik içerir. Örneğin “akıllı insan” ifadesi, “İnsan akıllıdır.” önermesinin kısaltılmış biçimidir. Bu çalışma, sıfat tamlamalarındaki bu ters önerme yapısını birinci derece mantığın diliyle çözümleyerek Türkçeye özgü mantıksal özellikleri görünür kılmayı amaçlamaktadır. Çalışmada öncelikle sıfat tamlamalarının en az iki ayrı yüklemden oluştuğu, bu yüklemlerin “ve” bağlacıyla (tümel evetleme eklemiyle) mantık dilinde doğru biçimde bağlanması gerektiği hatırlatılmıştır. Ardından belirsiz ve belirli özneler bağlam içi yorumlarıyla ele alınmıştır. Ters tikel önermeler başlığı altında, “vardır” ve “yoktur” yüklemlerinin tikel niceleyicilerle ve değillemeleriyle nasıl doğru temsil edileceği örneklenmiş, olası yanlış çeviri biçimleri tartışılmıştır. Eksik (tamamlanmamış) sıfat tamlamalarının, bağlamla ilişkisi içinde mantıksal formda açıkça gösterilmesi gereği vurgulanmıştır. Çalışmanın bütününde, sıfat tamlamalarının mantıksal temsiline ilişkin eklem, niceleyici ve yüklem-özne uyumunun hem kuramsal hem uygulamalı düzeyde neden kritik olduğu gösterilmiştir. Elde edilen sonuçlar, Türkçe gibi eklemeli ve bağlama bağımlı dillerde doğal dilden mantık diline geçişte temel ilkelerin daha iyi anlaşılmasına katkı sunmaktadır. Çalışma daha çok dilbilim alanındaki araştırmacılara yöneliktir ve mantıksal gösterim biçimlerini öğretici, sade ve tekrar edilebilir biçimde sunar. Böylece, dil yapısındaki ilişkilerin biçimsel mantık çerçevesinde nasıl temsil edilebileceğine dair pratik bir model önerilmektedir. Yöntem olarak tikel (∃) ve tümel (∀) niceleme biçimleri kullanılmış; örnekler, Türkçenin sözdizimsel yapısına uygun şekilde sembolleştirilmiştir. Sonuçta, niteleme sıfatlarıyla oluşan sıfat tamlamalarının yalnızca dilbilgisel bir birim değil, aynı zamanda önermesel anlam örgüsü taşıyan mantıksal yapılar olduğu gösterilmiştir. Bu bulguyla, Türkçedeki dil–mantık ilişkisinin daha net anlaşılması hedeflenmiştir.
  • Öğe
    Davidson’ın dil düşüncesi
    (Işıl BAYAR BRAVO/Hamdi BRAVO, 2025) Turna, Tuncay
    Bu çalışma Davidson’ın dil ve anlam felsefesinin özelliklerini bütünlüklü bir bakışla açıklar. Davidson dil, zihin ve eylem düşüncesinin iç içe geçmiş bir sistemini oluşturmayı denemiştir. Bu sistemli yapı içinde, dilin özellikleri gösterilmiş ve bir anlam kuramının şartları verilmiştir. Davidson bunlara dayanarak kendi anlam kuramını geliştirilmiştir. Ancak makaleler halinde yıllara yayılan çalışmalarından bütüncül bir dil düşüncesi ortaya koymak için çözümleme ihtiyacı vardır. Bu bağlamda, çalışma öncelikle onun felsefesinin temel varsayımlarına değinir. Bu temel üzerinde dil ve anlam düşüncesini yorumculardan da faydalanarak detaylı olarak inceler. Buna göre Davidson’ın felsefesinde doğruluk kavramının merkezi yeri, Quine ve Tarski’nin etkileri, dil düşüncesinin ve anlam yaklaşımının özellikleri gösterilir.
  • Öğe
    Muhammed İkbâl’in aile anlayışı: Benlik, maneviyat ve medeniyet bağlamında bir inceleme
    (Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, 2025) Bilgin, Büşra
    Bu makale, 20. yüzyıl İslam düşüncesinin seçkin temsilcilerinden Muhammed İkbal’in aile kurumuna yönelik fikirlerini, birey, toplum, maneviyat ve medeniyet ekseninde bütüncül bir yaklaşımla incelemeyi amaçlamaktadır. İkbal’in düşünce sisteminde aile, bireyin benliğini inşa sürecinde temel bir yapı taşı olarak değerlendirilmekte; toplumsal istikrarın ve medeniyetin sürekliliği açısından hayati bir işlev üstlenmektedir. İkbal, aileyi yalnızca biyolojik bir birliktelik olarak değil, bireyin aidiyet duygusunun, ahlâki değerlerinin ve ruhsal bilincinin şekillendiği ilk sosyo-manevi mekân olarak konumlandırır. Özellikle annelik rolü, maneviyatın ve kültürel değerlerin kuşaktan kuşağa aktarımında merkezi bir yer tutar. Makalede, İkbal’in benlik teorisi ve manevi bakış açısı temel alınarak, onun medeniyet tasavvuru çerçevesinde aileye ilişkin görüşleri analiz edilmekte; modern dönemde aile yapısını tehdit eden unsurlar karşısında geliştirdiği çözüm önerileri değerlendirilmektedir.
  • Öğe
    A’mâk-ı Hayâl’in tasavvufi yolculuğu: Türk dünyasında maneviyat ve kültürel hafızanın izleri
    (Marifetname, 2025) Bilgin, Büşra
    Bu çalışma, Filibeli Ahmed Hilmi’nin A’mâk-ı Hayâl adlı eserini tasavvufî bir yolculuk perspektifinden incelemekte ve metnin Türk-İslam dünyasında ortak manevi değerler ile kültürel hafızayı nasıl yansıttığını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Roman, başkahraman Râci’nin bilinçli rüya ve hayal deneyimleri etrafında kurgulanmış olup, tasavvuf terminolojisindeki “hal, makam, fenâ, bekâ” gibi manevî aşamaları, halk kültüründe yer alan mitolojik ve menkıbevî motiflerle ilişkilendirir. Bu bağlamda eser, bireysel hakikat arayışını aşarak, kolektif bir İslamî düşünce ve tasavvufî sembolizm çerçevesinde değerlendirilmektedir. Eserin çeşitli bölümleri tasavvuf düşüncesi açısından ele alınmıştır: “Aynalı Baba” sahnesi, mürşid-mürid ilişkisini irşad geleneği bağlamında yeniden yorumlarken; “Hiçlik Zirvesi” varlık-hiçlik diyalektiğini İslamî benlikten sıyrılma anlayışıyla bütünleştirir. “Kaf Dağı ve Anka” bölümü, Attâr’ın Mantıku’t-Tayr geleneğini Türk-İslam coğrafyasının kutsal dağ yolculuklarıyla ilişkilendirirken; “Ulular Meclisi” tasavvuftaki ricâlü’l-gayb anlayışını evrensel hikmet konseptiyle bir araya getirir. “Manisa Tımarhanesi” bölümü, İslam düşüncesinde yer alan veli deliliği geleneğini modern bir bağlamda tartışırken; Râci’den Samiye’ye yazılan mektuplar, söz ve yazının tasavvufî anlamda kutsiyetini öne çıkarır. Eserin “Ek Bölümü” ise tasavvufî sonsuzluk düşüncesini pekiştiren bir final sunmaktadır. Sonuç olarak, A’mâk-ı Hayâl, bireysel mistik tecrübeyi edebî bir anlatı estetiğiyle bütünleştirirken, aynı zamanda Türk-İslam dünyasının rüya motifleri, kutsal yolculukları, bilge meclisleri ve velilik geleneği gibi ortak manevi kodlarını yansıtmaktadır. Bu inceleme, eseri tasavvuf düşüncesi, İslam felsefesi ve halk inançları bağlamında disiplinlerarası bir yaklaşımla ele almakta; böylece Ahmed Hilmi’nin insanın içsel yolculuğunu evrenselleştirme biçimine ve İslamî kültürel hafızayı edebî bir dille yeniden yorumlayışına dikkat çekmektedir.
  • Öğe
    Muhammed İkbâl’in benlik felsefesi
    (GÜMÜŞHANE ÜNİVERSİTESİ, 2018) Coşanay, Büşra
    Muhammed İkbâl’in düşüncesinde Tanrı ve evrene ilişkin bir açıklama yapabilmek için onun benlik felsefesini bilmek hayati önem taşır. Çünkü o, Tanrı ve evren söz konusu olduğunda tüm açıklamalarını ben felsefesi üzerinden yapar. Onun benlik felsefesinde Tanrı ve evrendeki her şey bir bene sahiptir. Evrendeki işleyişi anlamak ve varlığa ilişkin bir şeyler söylemek için benin mahiyeti, işlevleri, salahiyetleri ve sınırlarının açıklanması gerekir. Çalışmamızda benin mahiyeti, insanın şuurlu tecrübesinden hareketle sahip olduğu eylemler sistemi olarak tanımlanmış olup benin insanda tecrübeler yoluyla açığa çıktığı, insanı sahip olabileceği en yüksek noktaya götürebileceği İkbâl’den alınan şiir ve düz yazı örnekleriyle açıklanmıştır. Aynı zamanda insana özgürlüğünü ve Tanrı’yla iletişim imkânını vermek bakımından benin metafiziksel yönü açıklanmaya çalışılmıştır.
  • Öğe
    Aristoteles mantığında 'belirsiz adlar'
    (Pinhan Yayıncılık Ltd. Şti., 2016) Çiçekdağı, Caner
    Formel mantıkta kavramları veya adları sınıflamak, özellikle olumlu ve olumsuz kavramlarda önemli bir soruna yol açmaktadır. Aristoteles mantığının temelde ontolojik bir yapısının olması veya Aristoteles'in metafiziğiyle bağını hala koruması bunda önemli bir etkendir. Çünkü adlar, bazı dillerde olumsuz sözcükler aldığı zaman, olumlu veya olumsuz ad olup olmadığı tam anlaşılamamaktadır. Buna ek olarak olumsuzlanan adlarla ilgili başka bir sorun daha vardır, çünkü bu adların çelişik veya karşıt terimler olup olmadığını bilememekteyiz. Örneğin Türkçede 'ağaç' olumlu bir addır ve olumsuzlanmak istenirse, 'ağaç- olmayan' sözcüğünün mü, 'ağaç değil' sözcüğünün mü olması gerektiği bilinememektedir. İşte Aristoteles, Yorum Üzerine'de bu soruna bir çözüm önermiştir. Böylece Aristoteles 'ağaç-olmayan' gibi adları 'belirsiz ad' olarak adlandırarak sınıflamış ve sonuçta iki tür ad oluşturmuştur: ad ve belirsiz ad. Birer Peripatetik olarak İbn Sina ve Thomas Aquinas ise içeriksel ve biçimsel bir ölçüt kullanarak, 'kör, lekesiz, tembel' gibi sözcükleri 'yoksun ad' olarak adlandırmışlardır. Yoksun adlar bir yokluğu imlerler ve diğer ad türlerinden farklıdırlar.
  • Öğe
    Liberalizmin felsefi temelleri: Liberalizm ve etik
    (Mustafa Çevik, 2012) Başok, Sebile
    Aydınlanmayla beraber geleneksel-dinî değerlerin önemini yitirmesinin ardından insan hayatını, siyaset ve toplumu düzenleyip inşa etme iddiasıyla pek çok ideoloji ortaya çıkmıştır. Liberalizm, sosyalizm, milliyetçilik, muhafazakarlık, anarşizm, feminizm, ekolojik hareket ideoloji denildiğinde ilk akla gelenlerdendir. Bu ideolojilerin toplum hayatına, siyaset, hukuk ve ekonomiye etkileri olmuşsa da bu, eşit ölçüde gerçekleşmemiştir. Bazı ideolojilerin dünya üzerinde etkileri diğerlerine göre çok daha belirgin olmuştur. Etkisi en güçlü ve yaygın ideolojilerden biri de hiç kuşkusuz liberalizmdir. Bu nedenle günümüz dünyasını anlamak isteyen bir insan için liberalizmi anlamak adeta bir zorunluluktur. Liberal ideoloji, özellikle batı dünyasında egemen olan bir dünya görüşüdür. Francisca Vergara liberalizmi bir toplumsal örgütlenme modeli ve siyasi tasarı olarak tanımlar.
  • Öğe
    İhvân-ı Safâ’ya göre yeryüzü hayatının metafizik kökeni: Ferdî ruhun düşüşü ve ilk günah
    (Dokuz Eylül Üniversitesi, 2025) Bilgin, Büşra
    İhvân-ı Safâ’nın düşüncelerinin oluştuğu dönem, İslâm itikadında dinî akidelere bâtıl fikirlerin karıştığına dair meselelerin yoğun olarak tartışıldığı bir dönemdir. Bu nedenle onlar, dinî akideleri bâtıl inançlardan temizlemek için felsefeye başvurmuşlardır. Birçok hususta bu yöntemi izleyen İhvân-ı Safâ’nın ferdî ruhların teşekkülü ve yeryüzüne düşüşüne sebep olan ilk günahla, felsefî literatürdeki sudûr nazariyesi arasında bir uzlaşı kurma denemesi seleflerinden ve çağdaşlarından farklı olarak özgün bir bakışa sahiptir. Bu çalışma, İhvân-ı Safâ’nın bu özgün yönünü ele alarak felsefe-din uzlaşısını sağlamak isteyen İslâm felsefe geleneğine yeni bir katkı yapmayı amaçlamaktadır. İhvân-ı Safâ’nın Risaleler’ini temele alan bu araştırma, bu konudaki yorumcular ve kutsal kitaplardaki ifadelerle zenginleştirilmiştir. Sonuçta, bireysel ruhların yaratılışı ve yeryüzüne inişi, hem felsefî hem de dinî argümanlarla ortak bir zeminde aklîleştirilerek açıklanmıştır. Çalışma, ulaştığı bu sonuç ile insana sorumlusu olduğu suçun günahından arınması ve nefsini tasfiye etme yoluyla, özünün ait olduğu âleme yeniden kavuşması için entelektüel ve dinî bir olgunlaşma yolu önermektedir. Bu öneriye göre, kişi bedensel isteklerinden kurtulup nefsini olgunlaştırarak onu akıl seviyesine yükseltebilirse aslî varlığını hatırlar ve tövbe, ahlâki eylemler ile ibadetlerle birlikte ebedî kurtuluşa erebilir.
  • Öğe
    Sembolik şark hikâyelerinin ilk örneklerinde hakikat anlatısının felsefî boyutu
    (İstanbul University, 2025) Bilgin, Büşra
    Sembolik Hikâyelerin Şark’taki ilk örnekleri, Türk İslam kültürüne dayanmaktadır. Neşredilen eserlerin her biri bu kültürü en iyi şekilde temsil eder niteliktedir. Özellikle dinin bâtınî yönleri ile aklın kemâl derecesini ele alan bu ilk örnek metinler, sıradan halkın anlayamayacağı dilde gizli remizlerle ve sembollerle yazılmıştır. Amaç, dinde ve felsefede zâhirin ötesine geçmek isteyenlere, hem felsefî hem de tasavvufî açıdan ortak bir yöntem sunmaktadır. Bu yöntem, nefsî arzuları terk etmek, riyazet, derin tefekkür ve mistik yolculuk gibi bedensel ve ruhsal pratikler önermektedir. İnsan ancak tasavvufi eğitimin sonunda aklen ve ruhen yetkinleşerek kemâl derecelerini tırmanabilir. Çalışma ilk olarak, eski Yunan asıllı ve İslâmî literatürle yazılan Salaman ve Absal’ı, Meşşai felsefe ve tasavvufî açıdan tahlil ve tahkik ederek özde aynı hakikate işaret ettiklerine dikkat çekmektedir. İkinci olarak Hayy bin Yakzân ve son olarak Cebrail’in Kanat Sesi’nde benzer yöntemle, insanın hakikati anlamasının maddi zevklerden yüz çevirip, ruhunu saflaştırıp hem aklî hem mistik bir tefekküre dalmasına bağlı olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bu sonuca Meşşai felsefenin südûr nazariyesi ve tasavvufun nefis mertebelerini simgeleyen seyr u sülûk teorisi ile ulaşılmıştır. Bu çalışma din ile felsefenin aynı zeminde buluşabileceklerini, metafiziksel açıdan kabul edilen hakikat yolculuğunu dilde ve yöntemde farklı olsa da özde aynı biçimde ifade edebileceklerini göstermiştir. Öte yandan çalışma, bu eserlerin yalnızca edebi eserler olmayıp insana rehberlik edecek nitelikte olduğu tezi ile literatüre yeni bir katkı sağlamaktadır.
  • Öğe
    The nature-human relationship in novalis: The experience of playing with boundaries
    (BEYTULHIKME FELSEFE CEVRESI, 2025) Sabancı, Celal
    Novalis, a key thinker of German Romanticism, wrote literary and philosophical works that examined the relationship between nature and man from an unconventional standpoint. This study seeks to elucidate Novalis' conception of humanity within the context of his interpretation of nature, which portrays nature as a subject. To this end, the comprehension of humanity within modern science and philosophy was called into question, and the notion of man as a rational being was critically examined. Novalis questions the belief that humanity has a special role in nature. He warns about the dangers of people mistakenly thinking their higher status is justified. He believes that nature is not something humans can control, contrary to what modern science suggests. Novalis, who rejects Fichte's division between "I" and "not-I" in the relationship between nature and man, believes that we should also consider nature itself to be a subject. Through the problematization of the self-design of the human being, the basis for a healthier relationship with nature is created.
  • Öğe
    The matter of self-knowledge as a divine act in Avicenna
    (Ankara Haci Bayram Veli University, 2023) Bilgin, Büşra
    In Avicenna's epistemology, self-knowledge refers to a genuine identity of the perpetrator, actual and object of process of knowing for a person. The belief of Avicenna that the creator of the world's pure reason and that he created the world through self-reflection reveals that the act of self-knowledge is a Divine act. In Avicenna's cosmology, God emerges First Mind, the thing that most resembles himself by thinking about himself. This First Mind emerges the mind that comes after it by thinking about God and itself, and the celestial fortune corresponding to this mind, and its soul. Thus, this overflow continues until the last (active) mind, creating multiplicity and causal chain in the world. The most important part that attracts attention in this theory of creation is that the creative verb is to think/reason/know. In other words, God performs his Divinity by thinking because he is the mind, and every intelligent being he creates also receives a share from him in certain proportions. A person's ability to think, produce, and reach the truth by reasoning is directly proportional to the share he receives from God. The aim of this study is to show that the part of man that is most similar to God, based on Avicenna's theory of creation, is to understand and be able to think for himself. As a result, the fact that the soul is a substance, what we call ourselves is not a body but a soul, and that we don't need a body to know ourselves, by knowing ourselves we will actually get a little closer to the creator in order to understand universe, and with this we can achieve eternal happiness, has been clarified by many arguments.
  • Öğe
    Kitsch in language: Cliches and hyperboles through philosophic lens
    (Springer Nature, 2024) Turna, Tuncay
    Studies showed that kitsch is not just an aesthetic but a broader concept. It can be transposed to distinct fields, from intellectual to cultural. This study does this to the philosophy of language. Here, it shows what can be seen as kitsch (or kitsch experience) through the philosophy of language. There are kitsch experiences in our use of language. This study points to four different aspects: (1) discussions around the truth in the philosophy of language; (2) kitsch methods of it; (3) kitsch language activities; and (4) kitsch way of philosophy. In this sense, the study mentions inappropriate methods of language studies, speaking by cliches and hyperboles in our daily language, and life philosophy memes shared on social media, which are built on wrong knowledge. The author describes samples to see what these kitsch experiences look like. In the end, the study comes to the idea of the function of kitsch in relation to later theories in the philosophy of language. With its use and function, kitsch can offer a handy tool for our practical lives.
  • Öğe
    Doğru düşünme, doğru karar verme ve mantık eğitimi
    (Bursa Uludağ Üniversitesi, 2024) Çiçekdağı, Caner
    Doğru düşünme ve doğru kararlar verme için mantık eğitimi önemlidir. Çünkü bazen gençlerin aldığı yanlış kararlar çok önemli sonuçlar doğurmaktadır. Yapılan akıl yürütmelerin sonuçları pratiğe, davranışa dönüştüğü için mantık sadece öğrenilmesi gereken teorik bir bilgi değildir. Bu nedenle mantık eğitiminde uygulamanın ağırlığı olmalıdır. Uygulamanın hayata yansıması da bireylerin iyi düşünmesi şeklinde olacaktır. Doğru düşünmenin akıl yürütmedeki karşılığı kurallara uygun oluşu, bilgideki karşılığı ise gerçeklere uygun oluşudur. Mantık yanlışlarının büyük kısmının bilgi, içerik ve gerçeklik yanlışlarından kaynaklanması nedeniyle mantık eğitiminde mantık yanlışlarına ağırlık verilmelidir. Bilhassa önemli problem durumlarında mantıksal düşünmeye başvurulduğu için mantık kurallarının iyi bilinmesi yanlışa düşmeyi önemli ölçüde engelleyecektir. Ancak yapılan önerilerden insanın saf bir akıl varlığı olması gerektiği anlamı çıkarılmamalıdır çünkü insan aynı zamanda duygu varlığıdır. Böyle olduğu için mantıksal akıl yürütmelerin içeriği ve alınan kararlar üzerinde duyguların önemli bir etkisi vardır. Duygular insanı doğruya ve iyiye götürebileceği gibi tam tersini de yapabileceğinden duygu yönetimi gereklidir. Bu çalışma aracılığıyla mantık eğitiminde doğru düşünmenin zemini olmak üzere öncelikle duygusal dengenin önemine dikkat çekilmesi, daha sonra mantık yanlışları konusuna ağırlık verilmesi ve çalışmadaki amaca yönelik olarak kıyas konusunun bütün derslere yayılmış biçimde işlenilmesi önerilmektedir.
  • Öğe
    Kötülüğün sıradanlığı karşısında özerk birey
    (Hamdi BRAVO, 2017) Başok Diş, Sebile
    Yirminci yüzyılda insan aklına ve ahlaki ilerleme inancına duyulan güveni sarsacak pek çok olay yaşanmıştır. Sovyetler Birliği’nde ve Çin’de devrim adına uygulanan şiddet, Yahudilere uygulanan soykırım, Amerikalıların Vietnamlılara karşı sergilediği muamele, Saraybosna’da Müslümanlara karşı gerçekleştirilen katliamlar, Ruanda’da yaşananlar yirminci yüzyılda gerçekleştirilen geniş çaplı zalimliklerin ilk akla gelenleridir. İnsanlık tarihi boyunca savaşlar ve katliamlar yapılmış, türlü işkenceler ve zalimlikler sergilenmiştir. Ancak teknolojide yaşanan gelişmeler bu yüzyıla farklı bir özellik kazandırmıştır. Teknik imkânlar sayesinde artık birkaç kişinin verdiği bir karar, milyonlarca insanın ölmesine yol açacak kadar etkili hale gelmiştir. Bürokratik yapıda da gelişmeler olmuştur. Bu sayede kötülük organize ve kurumsal bir yapıya kavuşmuştur. Hannah Arendt, kötülüğün insanlık tarihi boyunca görülmemiş bu tahripkârlığını Nazi Almanya’sından hareketle “kötülüğün sıradanlığı” kavramı ile adlandırmıştır. O, bu kavramla akıl almaz kötülükler işleyen insanların birer şeytan veya canavar olmayıp normal insanlar olduklarını ifade etmek istemiştir. Yirminci yüzyıl katliamlar tarihi, sıradan insanları canavarca eylemlerde bulunmaya teşvik etmenin hiç de zor olmadığını göstermektedir. Bu tarihin gösterdiği bir diğer gerçek ise bazı insanların hayatları pahasına da olsa canavarca eylemlere yanaşmadığıdır. Niçin bazı insanların bu suçları işleyip, diğerlerinin bu suçlara karışmadığı ahlak felsefesi açısından önemli bir sorudur. Bu soru, hem kötülüğün sıradanlığı ve itaat eğilimini hem de aklın ve duyguların ahlak hayatındaki yeri ve önemini tartışmayı gerektirmektedir. Bu tartışmalarla ortaya çıkacak yanıt, daha güvenli bir dünyanın inşasında önemli bir rol oynayacaktır.
  • Öğe
    Para vakıfları temelinde Osmanlı finans felsefesi: Sofyalı bali örneği
    (Dumlupınar Üniversitesi, 2017) Görkaş, İrfan; Kayahan, Cantürk
    Bu çalışmada Bali Efendi’nin Osmanlı dönemi finans problemine bakışı ve onun görüşlerinden hareketle Osmanlı finans felsefesinin tespiti üzerine bir giriş denemesi yapılmaktadır. Bali Efendi, yaşadığı dönemde cereyan eden para vakfı tartışmalarına, yazdığı mektuplarla doğrudan katılmıştır. O, para vakfı tartışmalarına, bir “finans meselesi” olarak bakmıştır. Bali Efendi, bir finans kurumu olarak para vakfını dinsel, tarihsel açıdan ele almış, medeniyet felsefesi açısından onu “ihtiyaç” olarak değerlendirmiş ve bu ihtiyacın finansmanı konusunda, deyim yerindeyse, devrine ait bir finans felsefesi yapmıştır.
  • Öğe
    Kopula üzerine
    (Bursa Uludağ Üniversitesi, 2016) Çiçekdağı, Caner
    Dilbilgisinde “kopula” veya “koşaç” olarak adlandırılan ögenin özellikle mantıkta önermesel yapıları oluşturmada ve yargı bildirmede önemli bir işlevi vardır. Ancak kopulanın varoluşsal/varlıksal işlevinin mi, yoksa dilsel bir bağlama işlevinin mi olduğu tartışma konusudur. Aristoteles her iki işlevinin de olduğunu düşünürken Abelard gibi mantıkçılar sadece dilsel bir işlevi olduğunu savunmaktadır. Bu makalede kopulanın ne olduğu ve işlevleri her iki mantıkçıya göre ele alınacak ve yorumlanacaktır.
  • Öğe
    Farabi'nin insan tasavvuru
    (Atatürk Üniversitesi, 2013) Görkaş, İrfan
    In this article, we will discuss the human conceptions of Farabi and try to show his human imaginations. We will detect Farabi's human conceptions, using his human concepts and definitions. ln summary, specifically, Farabi's human imagination is matter—form and senior— officer relationship. Both the matter—form imagination and substance—accident relationship are formed from three nested subtlebeing, namely reason—spirit—soul, reason is located in its essence. The place of all three is the central member, heart. Farabi givesthe Quranic metaphor "The light of the lamp in the mishkat’ as an example on histhisidea. First of all senior—officer relationship occurs between reason—spirit—soul. Sprit and soul have got powers which are their workers. Reason is the chief and the head of all because of being first and before. Heart is the officer of body. Because the heart is the place of all three officers. Reason produces the philosophy consisting of two parts. These two parts are theoretical (ilm or nazarî) and practical (irade or amalî) philosophy. The aim of philosophy is to approach knowledge of the Supreme reason and happiness. But human species cannot achieve happiness alone. Man need to build city and help each other. Man who builds the city and guides the city people is philosopher—Messenger.