Tarih Bölümü Yayın Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 72
  • Öğe
    Çukurova âyânları V: Hasanpaşazâde Ahmet Bey III
    (Türk Tarih Kurumu, 2026) Kurt, Yılmaz; Çetinkaya, Mehmet
    Çukurova tarihinde 1750-1850 tarihleri arasında önemli rol oynamış olan Karslızâdeler ve daha sonraki adıyla Hasanpaşazâdeler ile ilgili belge serisine Türk Tarih Kurumu Belgeler Dergisi’nde Ahmet Bey III isimli bu makalemiz ile devam ediyoruz. Böylece bir taraftan bölge tarihine hizmet ederken, bir taraftan da Osmanlı Türk tarihinin karanlık yönlerini aydınlatmaya çalışıyoruz. Ahmet Bey ile ilgili olarak daha önceki yayınlarımızda bazı bilgiler sunmuştuk. Ahmet Bey, Adana Beylerbeyi Hasan Paşa’nın torunu; Üzeyir sancakbeyi Abdullah Paşa’nın oğludur. 1793-1811 yılları arasında birçok defa Adana mütesellimliği yapmış, Adana, Tarsus, Sis ve Tevâbii Mukataasını kardeşi Mehmet Bey ve babasının amcası oğlu Mustafa Bey ile birlikte yönetmiştir. Ölümünden sonra kardeşi Mehmet Bey ve daha sonra oğlu III. Hacı Ali Bey Adana mütesellimi olmuştur. Ahmet Bey ile ilgili belgeler incelendiğinde Ahmet Bey’in mütesellim olarak Adana’nın tek hâkimi olduğunu görmekteyiz. 1811 yılında eceliyle öldüğünde birçok mukataanın sahibi olduğu gibi şehirde satın aldığı mülklerle de şehrin en zenginlerinden birisi konumundaydı. Öldüğünde yerine kardeşi Mehmet Bey’in geçmesi için atılan adımlar, bütün ulema ve sulehanın toplanıp kadı efendiye gelmesi ve İstanbul’dan berat gelmeden göreve başlatılması tam bir diplomasi zaferidir.
  • Öğe
    İngiliz diplomatik arşiv belgelerinde Kütahya mültecileri krizi (1850-1851)
    (Türk Tarih Kurumu, 2026) Taşkın, Faruk
    Bu çalışma, FO 424 serisi İngiliz diplomatik arşiv belgelerine dayanarak, 1850-1851 yıllarında Kütahya’ya yerleştirilen ve ikametleri denetim altında tutulan Macar ve Leh mülteciler meselesini belge temelli ve analitik bir yaklaşımla incelemektedir. Mültecilerin Osmanlı Devleti’ne sığınmasıyla başlayan süreç, Avusturya ve Rusya’nın güvenlik kaygılarıyla temellendirilen ve önemli siyasal sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyan ısrarlı iade talepleri doğrultusunda kısa sürede çok aktörlü ve karmaşık bir uluslararası krize dönüşmüştür. Bu bağlamda Babıâli, geleneksel dönemde padişahın şahsi himaye ve takdir yetkisine dayanan iltica uygulamasını, Tanzimat sonrasında şekillenen hukuki gerekçelendirme, diplomatik müzakere ve devlet egemenliğinin uluslararası hukuk çerçevesinde savunulması esaslarına dayalı kurumsal bir devlet pratiğiyle yeniden tanımlayarak söz konusu talepleri kesin biçimde reddetmiş; böylece hem Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarını hem de uluslararası hukuk bağlamında üstlendiği ilkesel sorumlulukları koruma yönündeki iradesini açık biçimde ortaya koymuştur. Çalışma, İngiltere’nin krizin seyrine yönelik diplomatik yönlendirme çabalarını, insani ve stratejik unsurları bir arada barındıran diplomatik yaklaşımını ve Osmanlı Devleti’nin uluslararası konumunu güçlendirmeye yönelik destekleyici tutumunu, Avusturya’nın baskıcı, güvenlik odaklı ve zorlayıcı politikalarıyla karşılaştırmalı biçimde analiz etmektedir. Ayrıca, merkezin taşra üzerindeki idari, güvenlik ve denetim mekanizmalarını Kütahya örneği üzerinden inceleyerek, kriz yönetiminin yalnızca uluslararası arenada değil, Osmanlı taşrasında uygulanan idari pratikler üzerinden de nasıl şekillendiğini göstermektedir. Arşiv belgeleri, 1851 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin müdahil olmasıyla meselenin transatlantik bir boyut kazandığını ve Babıâli’ye önemli bir diplomatik manevra alanı sağlayarak çözüm sürecini hızlandırdığını ortaya koymaktadır. Mültecilerin 1 Eylül 1851’de tahliye edilmesi, Osmanlı Devleti’nin uluslararası baskılara rağmen egemenlik temelli ve tutarlı bir idari - diplomatik tutum sergilediğini göstermektedir. Bu yönüyle Kütahya örneği, diplomasi, uluslararası hukuk ve taşra yönetimi kesişiminde özgün bir kriz yönetimi modeli sunmaktadır.
  • Öğe
    Hurufat defterleri ışığında Balıkesir’de cami ve mescitler: Kayıt disiplini ve kurumsal dönüşüm
    (Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, 2026) Temel, Eşref
    Bu çalışma, Balıkesir merkez ve köylerinde 18. ve 19. yüzyıllarda faaliyet gösteren cami ve mescitlerin kurumsal yapısını, görevli kadrolarını ve atama süreçlerini Hurufat Defterleri temelinde incelemektedir. Araştırmanın amacı, şehir merkezindeki yerleşik dinî örgütlenme ile kırsal alandaki dinî yapıların farklılaşmasını ortaya koymak ve bu farklılaşmayı Osmanlı Devleti’nin 18. yüzyılda hız kazanan bürokratik merkezileşme ve kayıt disiplini politikaları bağlamında değerlendirmektir. Bu kapsamda merkez camileri, merkez mescitleri, köy camileri ve köy mescitleri olmak üzere dört ayrı veri grubu analiz edilmiştir. İnceleme sonucunda merkez camilerinin imam, hatip, müezzin, kayyım, ferraş ve mütevelli gibi çeşitli görevlileri bünyesinde barındıran gelişmiş ve kurumsallaşmış yapılar olduğu tespit edilmiştir. Bazı camilerde muallim kadrolarının bulunması, ibadet mekânlarının eğitim faaliyetleriyle olan ilişkisini de göstermektedir. Merkez mescitleri ise daha sınırlı kadrolara sahip olmakla birlikte mahalle ölçeğinde dinî hayatın sürekliliğini sağlayan temel yapılar olarak öne çıkmaktadır. Köy cami ve mescitlerinde yüksek ilk atama oranları, 18. yüzyılda yeni ibadethanelerin inşası ve bazı mescitlerin camiye tahvil edilmesi sürecinin hız kazandığını göstermektedir. Köylerde referans bilgilerinin çoğunlukla belirtilmemesi ise atamalarda yerel toplumsal mutabakatın etkili olduğunu düşündürmektedir. Sonuç olarak Balıkesir örneği, şehir merkezinde kurumsallaşmış ve süreklilik arz eden bir dinî yapılanmaya; taşrada ise bürokratik merkezileşme ile bağlantılı daha dinamik ve dönüşüm odaklı bir yapıya işaret etmektedir. Çalışma, Hurufat Defterleri’nin Osmanlı taşrasındaki dinî-idari yapının bölgesel farklılıklarını ortaya koymadaki önemini göstermektedir.
  • Öğe
    Hurufat Defterlerine Göre Balıkesir’de Klasik Eğitim Kurumları
    (Vakıflar Genel Müdürlüğü, 2026) Temel, Eşref
    Bu çalışma, hurufat defterlerinde yer alan kayıtlar üzerinden 17. yüzyılın sonlarından 19. yüzyılın ortala- rına kadar Balıkesir kazasında faaliyet gösteren klasik eğitim kurumlarını incelemektedir. Medrese, da- rülkurra, muallimhane ve mekteplerin idari yapıları, görevli profilleri ve vakıf temelli işleyişleri bütüncül bir çerçevede ele alınmıştır. Hurufat defterlerinde kayıtlı atama, azil, berat yenileme ve ücret bilgileri; taşra eğitim kurumlarının sürekliliğini, vakıf sisteminin belirleyici rolünü ve yerel aktörlerin eğitim faa- liyetlerindeki etkisini ortaya koymaktadır. Bulgular, 18. yüzyılda kurumsal yoğunluğun belirgin biçimde arttığını, bu artışın büyük ölçüde mevcut yapıların ihyası ve yeni inşa ile sağlandığını; muallimhanelerin ve mekteplerin eğitimin ağırlık merkezini oluşturduğunu göstermektedir. Çalışma, Balıkesir’deki klasik eğitim ağını sosyo-ekonomik ve idari boyutlarıyla analiz ederek hurufat defterlerinin Osmanlı taşra eği- tim tarihindeki önemini vurgulamaktadır.
  • Öğe
    Osmanlı muhacir politikalarının taşra uygulamaları bağlamında Kırım ve Kafkasya göçleri: 1860-1866 yıllarında Gelibolu sancağı örneği
    (Yahya Aydın, 2025) Çetinkaya, Mehmet
    Osmanlı Devleti, 1860’larda yoğun göç dalgasıyla karşı karşıya kalmış ve sınırlı kaynaklarla muhacirleri iskân etme, sağlıklarını koruma, temel ihtiyaçlarını karşılama ve üretken bireyler haline getirme çabası göstermiştir. Göçmenlerin iskân bölgelerine sevkleri, iskân alanlarının belirlenmesi, barınma koşullarının sağlanması, mali ve ayni yardımların temini gibi meseleler merkez-taşra iş birliğini gerekli kılmıştır. Osmanlı arşiv belgelerinden kapsamlı bir şekilde yararlanan bu çalışmada, 1860-1866 yılları arasında Gelibolu’da göç ve yerleşim politikalarının yerel olarak nasıl deneyimlendiğini ortaya koymak için mikro-tarihsel bir yaklaşım kullanılmaktadır. İdari yazışmalara, teftiş raporlarına ve dilekçelere odaklanarak, Osmanlı göç yönetiminin tarih yazımına özgün bir katkı sunarak, merkezi politikalar ile taşra gerçeklikleri arasındaki gerilimleri ortaya koymak amaçlanmaktadır. Gelibolu sancağında muhacirler kimi zaman toplu, kimi zaman dağınık şekilde farklı kaza ve köylere yerleştirilmiştir. Yerleşim sürecinde karşılaşılan barınma, iaşe, ulaşım ve sağlık yetersizlikleri gibi sorunlar, farklı düzeylerde çözüm arayışlarını beraberinde getirmiştir. Halkla ilişkiler, yardımlaşma pratikleri ve sosyal uyum süreçleri bu göç dalgasının insani ve toplumsal boyutunu şekillendirmiştir. Devlet, zamanla muhacirlerin keyfi yer değiştirmelerini önlemek adına çeşitli yasal tedbirler almak zorunda kalmıştır. İdari çekişmelerin, yolsuzluk iddialarının ve kaynak sıkıntılarının damga vurduğu bu süreçte, Kırım ve Kafkasya’dan gelen yaklaşık 7.000’den fazla muhacirin yalnızca Gelibolu sancağına yerleştirildiği anlaşılmaktadır.
  • Öğe
    Fotogrametrik yöntemlerle Erzurum Ovasındaki önemli bir Tunç Çağı merkezinin analizi: Kırkgöze Kalesi ve yerleşim alanı
    (Adıyaman Üniversitesi, 2025) Küçükyıldız, İshak; Vural, Çağatay
    Anadolu’da Tunç Çağı, gelişmiş metal işçiliği, surlarla çevrili yerleşimler ve geniş etkileşim ağlarıyla karakterize edilmekte olup Doğu Anadolu’da özellikle Erzurum Ovası bu dönemin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısını yansıtan önemli merkezlerden biri durumundadır. Bu bağlamda, Erzurum ili Yakutiye ilçesine bağlı Kırkgöze köyünün güneydoğusunda, 2146 m rakımda yer alan Kırkgöze Kalesi ve çevresindeki yerleşim alanı, insansız hava aracı (İHA) destekli fotogrametrik yöntemlerle belgelenmiş ve ayrıntılı analizlere tabi tutulmuştur. Çalışmada elde edilen nadir ve oblik görüntüler işlenerek ortomozaik haritalar, Sayısal Arazi Modeli (DEM), Sayısal Yüzey Modeli (DSM), eş yükselti eğrileri ve topografik kesitler üretilmiş; böylece kalenin plan organizasyonu, sur hatları, giriş düzenleri ve korunma durumu metrik olarak ortaya konmuştur. Dikdörtgene yakın plan şeması, köşe çıkıntıları ve kontrollü girişler savunma amaçlı bir tasarıma işaret etmektedir. Yaklaşık üç metre kalınlığa ulaşan sur kalıntıları yapının anıtsal karakterini ortaya koyarken, çevrede ele geçen keramik buluntular yerleşimin İlk Tunç Çağı’na tarihlendiğini ve Orta Çağ’da yeniden kullanıldığını göstermektedir.
  • Öğe
    Yolların kesiştiği bir Osmanlı şehri: Tırhala’da ticaret, vergi ve üretim (15–16. Yüzyıllar)
    (ERZURUM TEKNİK ÜNİVERSİTESİ, 2025) Kul, Muhittin
    Bu çalışma, 15-16. yüzyıllarda Tırhala şehrinin iktisadi yapısını arşiv belgeleri (tahrir defterleri, vakfiyeler, kanunnameler) ve dönemin seyahatname kayıtları üzerinden incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma bulguları, Tırhala’nın Osmanlı taşra ekonomisi içinde bölgesel bir ticaret merkezi olarak konumlandığını göstermektedir. Şehrin Tesalya ovasının merkezinde ve Via Egnatia yol ağının önemli bir kolu üzerinde bulunması, Tırhala’yı Balkanlar’daki ticari hareketliliğin kesişim noktası hâline getirmiştir. Bu stratejik konum, şehirde çarşı, bedesten, kervansaray ve han gibi ticari yapıların gelişmesini teşvik etmiş; vakıflar bu yapıların finansmanında önemli rol oynamıştır. Tarım, bağcılık ve hayvancılık üzerine kurulu üretim faaliyetleri, pazara inen ürün çeşitliliği ve monopolye uygulamasına bağlı vergiler, şehrin ekonomik canlılığını desteklemiştir. Esnaf tahrirleri, deri ve tekstil sektörlerinin şehir ekonomisinin temel üretim alanları olduğunu, zaman içinde bazı sektörlerde müslim-gayrimüslim esnafın ağırlığının değiştiğini göstermektedir. Sonuç olarak Tırhala, coğrafi avantajı, üretim çeşitliliği ve vakıf destekli ticari altyapısı sayesinde Osmanlı şehir ekonomisinin dinamik, çok kültürlü ve ticaret odaklı bir örneğini temsil etmektedir.
  • Öğe
    Mormons in Antep: A missionary experience in the late 19th and early 20th centuries
    (SELCUK UNIV, 2025) Taşkın, Faruk
    This study examines the activities of Mormon missionaries operating in the Ottoman Empire during the late nineteenth and early twentieth centuries, with a particular focus on their work centered in Antep. The primary source of the research is the diary of Joseph W. Booth, covering the years 1898-1928. Mormon missionaries, who initiated their activities upon arriving in Istanbul in 1884, continued their mission intermittently until their departure from Turkey in 1921. Following limited success in Istanbul, the missionaries shifted their focus toward the interior regions of Anatolia and designated Antep as their mission center beginning in 1889. While a certain degree of interest was observed among the local population-particularly within the Armenian community-the Mormons encountered strong resistance from other Christian denominations, especially Protestant groups. The missionaries sought to strengthen their presence through various social and economic projects, such as establishing weaving workshops, and they also founded a school in Antep. However, their struggle for official recognition significantly restricted their activities. Booth's accounts provide rich insights into Antep's social life, religious festivals, marketplaces, and the Ottoman judicial system. The Mormons additionally attempted to establish a colony in Palestine and to lease land in Ottoman territories in order to gather their followers, yet these efforts ultimately remained unsuccessful.
  • Öğe
    Between war and diplomacy: Emîr Kutlugşâh Noyân’s strategic role in the Ilkhanids
    (Sabit Dokuyan, 2025) Küçükyıldız, Nagehan
    In the history of the Ilkhanate, Noyans played a significant role. They were not only commanders of a single division but could also command multiple divisions. The emirs were the greatest supporters of the Ilkhanid rulers in wars, providing them with all necessary military assistance. One of the most prominent emirs of the era, Kutlugshah, served as an envoy during Ghazan Khan’s princely years, participated in wars as a successful commander, and held various bureaucratic positions in the state. Fighting on the front lines in battles, Kutlugshah stood out for his bravery and determination, serving as a loyal commander to his ruler. He also took a strict stance against those who displayed hostility toward Ghazan Khan and even played a leading role in their executions when necessary. In this context, Ghazan Khan trusted Kutlugshah’s loyalty and assigned him to significant state affairs. After Ghazan Khan ascended to the throne, he appointed Kutlugshah as the chief commander of the Caucasus campaigns, allowing him to implement the best military strategies. Kutlugshah also achieved great success in battles against the Mamluks. Ghazan Khan maintained a strict attitude toward commanders’ mistakes, holding them accountable for failures in battle and imposing severe punishments when necessary. Kutlugshah Noyan also served during the early years of Öljaitü Khan’s reign and participated in the Gilan campaign, where he fought valiantly. However, despite his courage, the Gilani forces ambushed him with a rain of arrows in June 706/1307, killed him and seized his belongings. His body was brought to Tabriz and buried there. After the great emir Kutlugshah Noyan, Emir Chupan was appointed in his place. In general, emirs represented a crucial military class in the Ilkhanate and often served as commanders-in-chief in wars. This study examines the personality and activities of Kutlugshah, one of the leading emirs of the Ilkhanate. The primary aim of this research is to address the lack of a specific academic study on Kutlugshah, despite his significance as a military leader in Ilkhanate history. Filling this gap and detailing Kutlugshah’s role within the Ilkhanate forms the central motivation of our study.
  • Öğe
    The 1858 Jeddah Incident in the light of British archival documents: Sovereignty, diplomacy, and intervention in the Ottoman periphery
    (Selim Hilmi Ozkan, 2025) Taşkın, Faruk
    The attack on the consulate in Jeddah on June 15, 1858 should be regarded as a crisis with multifaceted consequences for the Ottoman Empire’s post-Tanzimat provincial governance, central authority, and its relations with European powers. Jeddah’s significance as the gateway to Mecca was underscored by its strategic location, cosmopolitan population, and profound symbolic importance. It was not merely a port city but also a key manifestation of Ottoman sovereignty in the Hejaz. These characteristics played a pivotal role in transforming the incident from an ordinary provincial security issue into an international diplomatic crisis. The sequence of events—triggered by the assassination of British and French consular officials—quickly escalated through a series of legal and symbolic disputes, including the ambiguity surrounding the nationality of the merchant vessel Eranee, the contested scope of consular extraterritorial jurisdiction, and the politically charged practice of raising and lowering flags in the port. This chain of developments ultimately culminated in a full-blown diplomatic crisis, leading to military intervention, the execution of perpetrators, and substantial financial compensation demands. Drawing upon a comprehensive body of British archival documents, this study offers a detailed analysis of the incident’s evolution, the diplomatic and bureaucratic responses of the Ottoman administration, and the intervention strategies employed by European powers, particularly Britain. The findings demonstrate not only the structural limitations of Tanzimat reform implementation in the provinces but also the inherent fragility of the Ottoman Empire’s sovereign authority in the face of growing European pressure.
  • Öğe
    Osmanlı Döneminde cüzzamlıların tecrit edildiği miskinler tekkesi’nin Konya örneği
    (Vakıflar Genel Müdürlüğü, 2018) Şafakçı, Hamit
    Sırçalı Sultan Zaviyesi ya da Miskinler Tekkesi olarak bilinen cüzzamhane, Konya’da Bordabaşı Mahallesi’ndeydi. I. Alaeddin Keykubat döneminde yaptırılan tekkenin banisi muhtemelen Sırçalı Sultan’dı.Alaeddin Keykubat da çeşitli vakıflar bırakmıştı. Sırça, kelime anlamı olarak çini anlamına gelse de yer yada kişi ismi olarak kullanıldığına dair örnekler de vardır. Tekke, Konya ve havalisindeki cüzzamlıların tecritedildiği bir vakıftı. Burada yaşayanlar, vakfa ait gelir kaynaklarının yanında halkın yardımlarıyla da geçinmişlerdi. Bu çalışmada cüzzam hastalığının teşhisi ve tedavisi ile cüzzamlıların sosyal hayattaki durumuirdelenmiştir. Ayrıca vakıfta görev alanlara da değinilmiştir. Miskinler Tekkesi’ne yerleştirilen insanlarınsosyal hayatları devam etmiştir. Nitekim ortaya çıkan davaların kadı tarafından görülmesi, dinî ibadetlerini yapmaları için imam görevlendirilmesi, cüzzamlı eşinden boşanmak isteyen kadının müracaatı yada cüzzamlıların çocuk sahibi olmaları, tecrit edilmiş olsalar bile hayatın bir şekilde devam ettirildiğinigöstermektedir. Ancak cüzzamhanede kalan hastaların sağlıklı insanların içine karışmaları kısıtlanmıştı.
  • Öğe
    Adana’da bir misyoner hastanesi: Adana International Hastanesi (1909-1934)
    (Mersin Üniversitesi, 2018) Taşkın, Faruk; Yorulmaz, Şerife
    Amerikan Board, 1820 yılında ilk misyonerlerini Osmanlı topraklarına gönderdiği tarihten 13 yıl sonra sağlık çalışmaları için tıpmisyonerlerini bölgeye göndermeye başlamıştır. Tıp misyonerleri hem tıp hem de dini konularda eğitilmişlerdi. İlk tıp misyonerleri, gezici hekimlik yapmaktaydı 1880’lerden itibaren Amerikan Board, Antep, Mardin, Talas, Merzifon, Van, Erzurum, Sivas, Adana,Konya, Diyarbakır ve İstanbul gibi illerde hastane, tıp okulu, hemşire sınıfı ve eczaneler açarak kurumsallaşma yoluna gitmiştir örneğin, 1872 yılında Antep’te doğan Dr. Jesse Marden, tıp eğitimini Amerika’da 1898 yılında tamamladıktan sonra aynı yılAdana’ya gelerek tıbbi çalışmalarını Merzifon’a geçinceye kadar devam ettirmiştir misyonerler tarafından sağlık çalışmaları birklinik etrafında hastane kuruluncaya kadar aralıklarla sürdürülmüştür. Bu hastanelerden biri de Adana'’a kurulmuştur Adana’daErmeni olaylarının yaşandığı Ekim 1909, Adana Amerikan astanesi’nin kuruluş tarihi olarak tarihi belirtilmektedir. Rum mahallesi, hastanenin kurulması için mekan olarak seçilmişti Burada misyona ait olan bir bina, hastane amaçlı yapılmamış olsa da, odaları koğuşlara ve hemşire odalarına dönüştürülmüştür. 1909 olaylarının gölgesinde hastane, Adana’da bütün etnisite ve inançtan insanlara açık olduğunu beyan etmiştir. isyoner kaynaklarında, hastanenin açılışının hükümet ve toplumun bütün kesimlerince de desteklendi i belirtilmektedir.Hastanede görev yapan Dr. Cyril H. Haas, 1911 Mayıs ayında Adana’ya gelmiş ve 1951 yılına kadar tıbbi çalışmalarını sürdürmüştür.1912 yılı raporunda hastanede, 1 Amerikalı ve 1 Ermeni doktor, 4 Amerikalı ve 4 Ermeni hemşire ile 4 yardımcının görev yaptığı belirtilmektedir. Raporda belirtildiğine göre hastanede yatarak tedavi olanların sayısı 309 dur. Bu hastaların 241’i Ermeni, 46’sı Türk, 7’si Rum, 4’ü Süryani ve 6’sı diğer etnisitelerden oluşmaktaydı. Hastanede 34 yatağın bulunduğu belirtilmektedir. Hastane içerisinde bir de emşire sınıfı bulunmaktaydı.Misyon raporunda Dr. Haas’ın Adana valisinin aile doktoru olduğu ve bu konumundan dolayı gerektiğinde koruma alabildiği ifade edilmektedir. Adana misyon hastanesi 1923 yılında ruhsatsız olduğu için kapatılmak istenmişise de çalışmalarını 1951 yılına kadar sürdürmüştür Dr. Haas ise, Adana’da sağlık çalışmalarını bir klinik etrafında 1951 yılına kadar devam ettirmiştirBu araştırmada, Amerikan Board!a bağlı olarak Adana’da kurulan hastane ele alınacaktır Amerikan Board’ın 1909-1934 yıllarıarasında Adana’da kurmuş olduğu Amerikan Hastanesinin faaliyetleri misyonerlik ve tıp tarihi açısından de derlendirilmektedir.Çalışmada tarih araştırma yöntemi kullanılmıştır. Çalışmanın hazırlanmasında Amerikan Board’ın yıllık raporları, süreli yayınları, microfilm arşivi, hastane katalogları ve araştırma eserler kullanılmıştır.
  • Öğe
    Ortaçağda Trabzon limanının tarihsel coğrafyasının siyasal ve ekonomik sonuçları
    (Karadeniz İncelemeleri Dergisi, 2017) Köse, Bayram Arif
    Tarih boyunca doğu-batı ticaretinde önemli bir yere sahip olan Trabzon limanı gerek Kafkaslara gerekse İran'dan batıya uzanan güzergâhın önemli noktasında yer alır. Bu nedenle askeri ve ticari sahada pek çok devlet tarafından kullanılmıştır. Müslüman Arapların fetihlerinin dışında kalsa da Selçuklu Türklerinin ilgi duyduğu limanlardan biri olmuştur. Doğu Roma hâkimiyetinde askeri üs niteliği kazanmış ve Trabzon Rum Devleti hâkimiyetiyle başkent olarak daha çok Ceneviz ve Venedik ticaretinin en mühim limanı haline gelmiştir. Bu çalışma Ortaçağda çeşitli toplulukların Trabzon limanında söz sahibi olma çabalarını, limanın siyasi ve ekonomik önemini, limana ulaşan kara ve deniz yollarını ve burada yapılan ticaretin mahiyetini ortaya koymaktadır.
  • Öğe
    Bozkır madeni emaneti kazalarının yükümlülükleri (1776‐1839)
    (Necmi UYANIK, 2017) Şafakçı, Hamit
    Bozkır madeni, Osmanlı döneminde 1776 yılında işletmeye açılmıştır. Madenin üretime açılmasıyla birlikte maden çıkarma işlerinin yürütülebilmesi için, cevherin durumuna göre, maden çevresindeki kazalara bazı muafiyetler verilerek idaresi madene bağlanmış‐ tır. Madene bağlanan kazaların sayıca fazlalığı cevherin bolluğuna da işaret etmektedir. Bozkır madeni emanetine bağlı kazalar öncelikle madenin kömür ve kütük ihtiyacını karşılamaktaydı. Kömür vermekle sorumlu yerleşim yerleri, kömürü madenin merkezi olan Siristat’a getirmekle de yükümlüydü. Bazı kazalarise kömür yerine bunun ücretini ödemekteydi. Kömür yanında bağlı yerlerden kütük de isteniyordu. Kal işleminde kulla‐ nılan kütük miktarını cevherin kalitesi belirlerdi. Bu nedenle madenin ihtiyacına yetecek oranda kütük için bazı köyler sadece bu işle görevlendirilirdi. Dolayısıyla madene bağ‐ lanmalarda madenin bir işi kazaya yükümlülük olarak yazılır ve defterlere kaydedilirdi. Bu konuda çıkan anlaşmazlıklarise defterlere müracaat edilerek çözülmeye çalışılırdı. Bozkır Maden‐i Hümayun Emaneti adı madene bağlı kazaların yönetimi için kullanılan birterimdi. Bozkır madeni emanetine çeşitli tarihlerde Bozkır, Belviran, Beyşehir, Seydi‐ şehir, Kırili, Göçü ve Kaşaklı kazaları bağlanmıştır. Bu emaneti yönetecek olan emin, serbestiyet ve ber vech‐i istiklal üzere hareket etmekteydi. Bu yetkilere sahip olan maden emini doğrudan darphane tarafından atanmaktaydı ve yerel yetkililerin bu atamada herhangi bir etkisi yoktu. Bu nedenle yerel yetkililerin hiç biri ona karışamazdı.
  • Öğe
    XI. Yüzyılda Anadolu’da meydana gelen doğal afetler
    (Atatürk Üniversitesi, 2015) Subaşı, Ömer
    XI. yüzyılda Anadoluda çeşitli doğal afet ve felaketler yaşanmıştır. Meydana gelen bu olayların birçoğu dönem içerisinde kaleme alınan tarihî kaynaklarda kendilerine yer bulmuştur. Kaynak yazarları kaleme aldıkları eserlerde çoğunlukla siyasi hadiselere yer verirken yüzyıl boyunca yaşanan depremlerden; yıldız kaymaları ve kuyruklu yıldız gibi gökyüzü olaylarından; kıtlık, kuraklık ve salgın hastalıklar ile büyük tahribata neden olan atmosfer olaylarından da bahsetmişlerdir. Bu çalışmada XI. yüzyıl Anadolusunda birçok insanın ölümüne neden olan doğal afet ve felaketler ile bu vakaların toplum üzerindeki etkileri ele alınmıştır.
  • Öğe
    Moğol‐İlhanlı tahakkümünden bağımsızlığa giden süreçte Memlûk Sultanı Nâsır Muhammed b. Kalavun’un Anadolu beylikleri ile münasebetleri
    (Necmi UYANIK, 2015) Sağlam, Ahmet
    Memlûk sultanı Nâsır Muhammed b. Kalavun el‐Melikü’n‐Nâsır unvanıyla Memlûk Türk Devleti’nde 693‐694 (1293‐1294), 698‐708 (1299‐1309), 709‐741 (1310‐1341) yılları arasında üç kez tahta oturur. Üst düzey emirlerin baskısında geçen birinci ve ikinci saltanat dö‐ nemlerinin aksine otuz iki yıl süren üçüncü saltanat dönemi boyunca güçlü ve otokrat bir sultan olarak öne çıkar. Bu dönem savaşlardan çok barışın konuşulduğu, Mısır kültür ve medeniyet tarihinin zirvesi ayrıca devletin ulaştığı en üst nokta olarak kabul edilir. Haçlı saldırıları ve Moğol istilâları sonrası uzun bir süreden sonra Mısır ve Suriye’de istikrar hâkim olur. Nâsır Muhammed’in saltanatı boyunca İlhanlılara karşı uyguladığı siyasetin bir sonucu olarak Anadolu üzerindeki İlhanlı etkisi giderek zayıflar. Anadolu beylikleri dönem dönem sultanın nâibi olarak hareket ederler. Bu bağlamda makalemizde Nâsır Muham‐ med’in Karamanoğulları Beyliği, Eretna Beyliği ve Dulkadiroğulları Beyliği ile olan ilişkilerini ele alacağız.
  • Öğe
    Konyalı Ermeniler ve eğitim faaliyetlerine bir Bbkış
    (Giresun Üniversitesi, 2022) Atalay, Ahmet
    Osmanlı’nın demokratikleşme ve açılım yıllarında devlet idarecileri ülkede yaşayan gayrimüslimler için eşitvatandaşlık hakları kabul ederek yayımladılar. Bu anlamda Osmanlı şehirlerinin birçoğunda olduğu gibi, Konya’dayaşayan azınlıklar da kendi eğitim kurumlarını açtılar.Tesis ettikleri bu okullarda eğitimin yanı sıra öğrenciler arasında birlikte iş yapma, arkadaşlık duygusunugeliştirme ve paylaşmayı kuvvetlendirecek sosyal faaliyetlere de yer verildi. Ön plana çıkarılan bu çalışmalararasında edebiyat kulübü, müzik kulübü, koro ve orkestra kulübü, tiyatro kulübünün yanında matbaa tesisindeyardımcı eleman gereksinimini giderme ile ağaçlandırma ve yeşillendirme çalışmaları yapabilme alanında kurslardüzenlediler. Bunlardan da öte “Tanrıya Adanmışlık” adı altında Hristiyanlığı öğretecek, farklı dinlere mensuptüm öğrencilere hafta boyu öğretmenleri nezaretinde, Pazar günleri ise Papazlar eşliğinde dini dersler verdirdiler.Planlanan akşamlarda ise bunu, yine bütün öğrencilere yönelik dini vaaz, ilahi ve dua etkinlikleri şeklinde devamettirdiler. Bu okullardan bunları yapanlar genelde Ermeni okullarıydı.Ermeni okullarının Konya sosyal hayatını etkileyecek ve halkıyla bütünleşecek daha farklı etkinlikleri de vardı.Bu faaliyetler yılda en az iki defa olmak üzere müzik konserleri ve tiyatro gösterileriydi. Tüm bu çalışmalarınfinansörü ise ABD’li misyonerlerin yanı sıra Konya’daki Alman tüccarlarıydı. Hatta Amerikalı misyonerler okulaçma işini daha da ileri götürerek “yabancılara tanınan yasal haklardan” dolayı Konya’da yaşayan Ermeniler adınayeni okullar tesis ettiler.
  • Öğe
    Timurlu İmparatorluğunda konar-göçer kültürün yansımaları: Çadır mimarisi ve toplumsal işlevleri
    (Dokuz Eylül Üniversitesi, 2025) Küçükyıldız, Nagehan
    Çadır, tarih boyunca göçebe yaşam tarzının bir unsuru olarak insanların konaklama ve korunma ihtiyaçlarına yönelik geliştirdikleri çözümlerin bir ürünü olarak meydana çıkmıştır. Değişik ölçü ve formda tasarlanan çadırlar, göçebe toplulukların gereksinimlerini karşılamak üzere kolayca monte edilebilen, demonte edilebilen ve taşınabilir nitelikte konutlar olarak işlev görmüştür. Bu bağlamda Eski Türk toplulukları için çadır, hayatlarının ayrılmaz bir parçası olup önemli bir rol oynamıştır. Eski Türk toplumlarında olduğu gibi Timurlu döneminde de, çadırlar, toplumun yaşam tarzını, ekonomik durumunu, sosyal ve mimari yapılarını yansıtan önemli bir öğe olarak öne çıkmıştır. Bu nedenle, çadırların iç ve dış tasarımına büyük bir önem verilmiş ve sanatsal yetenekler, mimari yapılarla benzer şekilde çadırlarda da sergilenmiştir. Çadır, Timurlular arasında toplumsal yapının önemli bir unsurunu oluşturarak aileleri bir araya getirmiş ve toplumsal dayanışmayı artırmıştır. Bu dayanışma, Timurluların sosyal bağlarını güçlendirmiş ve bir arada yaşama kültürüne katkıda bulunmuştur. Belirtmek gerekir ki, çadırlar sadece hanedan üyeleri için değil, aynı zamanda toplumun diğer kesimleri için de kurulmuş ve tüm aktivitelerini gerçekleştirmişlerdir. Çalışmamızda, Timurlu dönemi çadırlarının fonksiyonları, mahiyeti ve kullanım alanları detaylı bir şekilde ele alınmış, bu çadırların topluma sağladığı katkılar üzerine değerlendirmeler yapılmıştır. Ayrıca, Timurluların bu çadırları hangi amaçlarla ve nerede kullanıp, toplumun kültürünü nasıl yansıttıkları incelenmiştir. Minyatürler aracılığıyla yapılan analizler, hanedan ile halk tabakasının çadırları hakkında bilgiler sunarak, bu iki grup arasındaki farkları ve benzerlikleri ortaya koymaktadır.
  • Öğe
    İki dünya savaşı arasında Mısır’daki Yahudiler
    (Muş Alparslan Üniversitesi, 2025) Karaçay Çelik, Yaşam
    Yahudiler, tarihi süreç içerisinde Mısır’ın bünyesinde barındırdığı inanç ve etnisite unsurları bakımından Mısır’a entegre olmayı başarmış tarihi bir kimlik olarak karşımıza çıkmaktadır. Mısır Yahudilerinin Mısır’daki varlığı bölgenin politik, sosyal, kültürel ve ekonomik dinamikleriyle iç içe olmuştur. Mısır’ın Osmanlı tarafından fethi ile Mısır Yahudileri hem ekonomik hem de sosyal olarak büyük bir refah ve güç kazanmış, ticaret, finans ve sanayi alanlarında önemli roller üstlenmiştir. Mısır’ın kurumsallaşma sürecinde de aktif bir kimliğe sahip olan Yahudiler, özellikle 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın ortalarına kadar Mısır’ın ticari, kültürel hayatında bu varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bunun yanı sıra, ekonomik ve kültürel hayatta Mısır’daki toplumla beraber aktif olmayı başarmışlardır. Ancak 1940’lardan itibaren Mısır’da ortaya çıkan yeni konjonktür, Yahudiler için yeni bir süreci hazırlamıştır. Siyonizm ve vatandaşlık problemleri ile şekillenen bu süreç, Yahudilerin Mısır’dan göçü ile sonuçlanmıştır. Bu çalışmada, Mısır Yahudilerinin ekonomik, kültürel ve demografik kimliği incelenecektir. Bununla birlikte Mısır’daki Yahudi kimliğinin iki değişkeni olan Siyonizm ve vatandaşlık meselesi de bütünlük açısından ele alınacaktır.
  • Öğe
    Ebû Sa’îd Bahâdır’ın ölümü üzerine bazı mülahazalar
    (Özgür Türker, 2025) Küçükyıldız, Nagehan
    İlhanlı hükümdarlarının doğumları ve ölümleri, dönemin siyasi ve toplumsal dinamikleri açısından büyük önem arz etmiştir. Tarihi kaynaklarda bu hususta farklı bilgiler bulunsa da, özellikle hükümdarların doğumu, şehzâdelik dönemleri ve ölümleri devletin istikrarı açısından belirleyici unsurlar arasında yer almıştır. İlhanlılar, hükümdarlarına büyük değer vermiş ve onların yaşamları kadar ölümleri karşısında da derin üzüntü duymuşlardır. Bu bağlamda, İlhanlı tahtına geçen önemli hükümdarlardan biri olan Ebû Sa‘îd Hân’ın hayatı, İlhanlı tarihinin merak edilen konularından birisi olmuştur. Ebû Sa‘îd Hân, 704/1305 yılında Ucân’da dünyaya gelmiştir. Hân doğduktan sonra şehzâdelik eğitimi alması için dönemin önemli devlet adamlarından Emîr Sevinç’in yanına verilmiştir. 713/1313 yılında babası Olcâytû Hân tarafından Horâsân valiliğine atanarak devlet yönetiminde tecrübe kazanması sağlanmıştır. Ancak babasının beklenmedik ölümü üzerine, henüz 12 yaşında iken İlhanlı tahtına çıkmak zorunda kalmıştır. Küçük yaşına rağmen, hükümdarlık sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalan Ebû Sa‘îd, tahtta istikrarın sağlanması adına, babasının kendisini emanet ettiği Emîrü’l-ümerâ Emîr Çûpân’ın desteğiyle devlet yönetimini sürdürmüştür. Hân, hükümdarlık dönemi boyunca, ülke içinde ortaya çıkan iç karışıklıkları büyük ölçüde gidermeye çalışmış ve İlhanlı Devleti’nin istikrarını korumaya çalışmıştır. Son İlhanlı hükümdarı olarak kabul edilen Ebû Sa‘îd Hân, 736/1335 yılında vefat etmiştir. Onun ölümü, İlhanlı Devleti için büyük bir dönüm noktası olmuş ve devletin merkezi otoritesi zayıflamaya başlamıştır. Ebû Sa‘îd’in vefatı hem devlet adamları hem de halk arasında derin bir üzüntüye neden olmuş, bu süreçte İlhanlılar siyasi bir dağılma sürecine girmiştir.